Archive for the ‘Günlük’ Category

Özgür Çevik Albüm - Kavak Yelleri

Thursday, March 6th, 2008

Kendisini “yabancı damat” dizisiyle tanıdığımız Özgür Çevik, Kavak Yelleri dizisinde misafir oyuncu olarak rol aldı ve yeni albümünü tanıttı :) .

2007 yılında dizilerle konuşulduğunu söyleyen Özgür Çevik 2008 yılında çıkaracağı albümle konuşulmak istendiğini söylerek asıl mesleğinin müzisyenlik olduğunu da belirtti.

Özgür Çevik ‘e müzik hayatında başarılar diliyoruz.

Şarkının duyulmasının ardından gösterilen yoğun ilgi, müzik piyasasının ilerleyen günlerde karışacağını gösteriyor.

Protected: Tuz Bastı Geri Gönderdi

Thursday, March 6th, 2008

This post is password protected. To view it please enter your password below:


Protected: Feda Edebilir misin Ömrünü?

Sunday, March 2nd, 2008

This post is password protected. To view it please enter your password below:


Geçmişle Başımız Belada

Sunday, February 24th, 2008

Her şeyimiz olmuş negatif, pozitif bir yanımız kalmamış.. Olumsuzluklar üstüne kurulmuş hayatımız adeta.. Her şey yoluna girmiş gibi görünürken birden geriye dönüp, geçmişte yaşadıklarını tekrardan yaşamak, tekrardan acı çekmek.. Zaten aylardır acı çekmişiz neyin nesi bu geriye dönüp tekrar geçmişte yaptıklarımızla yüzleşmek?

Dönmeden duramıyoruz, sevgilimizden ayrılıp tekrardan ona dönüyoruz, işimizden ayrılıp tekrardan ona dönüyoruz.. Geçmişi bırakıp geleceğe bakıyoruz diyoruz.. tekrardan o lanet olası geçmişe dönüyoruz.. Döndüklerimiz sadık olanlardır diye düşünüyorum yok değil.. İnsanın işi nasıl sadık olabilir ki? Hele ki sevgilisi! Elbet bir gün bitecektir her sıradan ilişki gibi.. ama aslında geçmiş.. Belki de tek sadık olandır geçmiş.. Ne yapsan ne etmez değişmez, acıdır.. Tatlandırmaya çalışsan bile her defasında daha fazla acıtır canını…

Nedir bu geçmişe dönme merakı, neden geçmiş olmadan yapamıyoruz?.. Neden sürekli acı çekiyoruz, mazoşistmiyiz? Aslında.. Geçmişe bakarak gelecekte hata yapmamaya çalışıyoruz, geleceğimizi ileride hatasız, tatlı bir geçmiş olarak anmak istiyoruz… Yok yok aslında geçmiş her ne kadar acılarla dolu olsa bile, canını kimsenin yakamadığı kadar yakabilse bile.. aslında en güzel anların ordadır, geçmişte.. Yani eğer geçmişe dönmek canını yakıyor, acıyı tattırıyor ve buna rağmen sık sık geçmişe yolculuk yapıp defalarca kendi canını acıtıyorsan unutamadığın bir şeyler vardır orada.. Belki de.. unutmak istediğin ama her şeye rağmen unutmadığın bir şeyler.. Unutmak isterken başka şeyleri unutmuşsundur ama gerçekten unutmak istediklerini unutmamışsındır.. İşte onlar her ne kadar canını yaksa bile bir zamanların en tatlı anlarıydı..

İyi de bu böyle olmaz.. Geçmişi noktaları birleştirmek için kullanmamız gerek geleceğimiz için.. amaaa.. geçmiş bizim için ardımızda bıraktığımız tatlı anlardan ibaret olduğu sürece biz yine acıya mahkumuz.. Çok fazla istedik unutmayı olmadı.. denedik, denerken bile acı çektik.. Unutmak için bile acı çektik.. Sonra karar verdik.. Unutmak için bile acı çekiyorsak eğer unutmadan geçmişe yolculuk yapıp o anları tekrardan yaşayıp acı çekmek daha iyi.. En azından o geçmişe daldığımız anlarda yüzümüzde gülücüklere yer açabilecek anılar var orada.. Ama o anlarda ve anıların sonrasında bitip tükenmeyen sorgulamalar, kendini yargılamalar….

“Karakollar, beni alır sorgular gecelerce

Hiç bekleme, belki gelmem, gelemem senelerce….”

12 Gün Boş mu Geçti?

Sunday, February 24th, 2008

Bluehost’tan atılmam nedeniyle tam 12 gündür hiç bi’sitemle uğraşamadım. Sorunu kısa sürede çözeceğimi sanıyordum fakat olmadı ve süreç uzadı.. Bundan dolayı geçen 12 günlük bi’süreç her ne kadar internetten uzaklaşmış olsam da boş geçmedi. Neden?

İnternetten ve işlerimden zorunlu olarak uzak kalmam arkadaşlarıma yaradı :) . Arkadaşlarımla her gün daha fazla vakit geçirme şansım oldu. Aslına bakarsanız akşamları zor olsa da eve gelene kadar geçen vakit su gibi aktı sanki..

Her şeyin eskiye dönmesiyle bu durum, bu büyü ne kadar devam eder bilmiyorum. Fakat bi’gerçek var o da çalışmam lazım.. Sınava falan değil, kendi işlerim üzerine yoğunlaşıp özlediğim başarıya ulaşmam ve aynı zamanda bu büyüyü sürdürmem de lazım..

Popüler Blog Yaratma

Tuesday, February 12th, 2008

Merhaba;

Elimde olan bir e-booktan bloglar üzerinden nasıl para kazanılır onunla ilgili bilgiler aktaracağım, çoğunlukla tercüme yapacağım, arada kendi tecrübelerimi de kullanacağım. Ufak tefek tercüme hataları olacaktır, kusura bakmayın..

Yazı dizilerinde bloglarla ilgili detaylı bilgiler vereceğim, ilk yazılar sıkıcı ve bildiğiniz yazılar olabilir. Yazıları kendim tercüme edeceğimden, kısa vadede uzun uzun yazılar eklemem mümkün olmayabilir bunun için bölümleri kısımlara ayıracağım ve fırsat buldukça bölümleri çabucak bitirmeye çalışacağım.

Bölüm Bir

Popüler bir blog yaratma Kısım 1

Eğer bloglar üzerinden para kazanmak istiyorsanız, başarının anahtarı popüler bir bloga sahip olmaktır. Eğer blogunuzun trafiği düşükse bu durumda yüksek başarı elde etmeniz olanaksızdır. Kullandığınız method ne olursa olsun, yüksek okuyucu kitlesine sahip olmanız sizi daha başarılı yapacaktır. Bu yüzden blogunuzu popüler yapmanız  ve yüksek okuyucu kitlesine sahip olmanız birinci hedefiniz olmalı.

Blogunuzu popüler yapma ve yüksek okuyucu kitlesine ulaştırmak için çok fazla yol var. Öncelike senin okucuların kim ve kimler için yazıyorsunuz buna karar vermeniz gerekli. Her zaman sizi ve diğerlerini (okuyucuları) ilgilendiren yazılar yazmalısınız. Siz yeni kedinizin dünyadaki en güzel varlık olduğunu düşenebilirsiniz fakat ya okuyucularınız? Büyük okuyucu kitlesine hitap eden konular seçme büyük okuyucu kitlesine ulaşmak için önemlidir. Fakat seçtiğiniz konular belirsiz olmamalı.

Blog sahibi olmanın en güzel yanlarından biri, popüler bir bloga sahip olmanız için, profesyone bir yazar olmanızın gerekmemesidir. Aşırı derece dil kurallarına uymak zorunda değilsiniz, sadece belli başlı kurallara uymanız yeter. Yani yüksek derecede yazar olmanıza gerek yok.

Blog okuyucuları kendileriyle ilgili olan, ilgileriniz çeken yazıları okumak isterler. Yazınızın ilgi çekici ve konusu belli bir yazı olduğundan emin olun Popüler bloglar asla sıkıcı değillerdir ve okuyucuların hayatların yük olmazlar. Okuyucularınızın hayatlarına pozitif anlamda katkı sağlarlar.

Tekrardan Açılan Kapanmış Defterler..

Wednesday, February 6th, 2008

Çok fazla inanmasam da, fala ve fal bakanlara karşı bi’ilgim var… Bugün oturduğumuz mekanda tarot falı bakılıyormuş, baktıralım dedik, değişiklik olsun. Hesabımıza göre duyacaklarımız biraz olsun keyiflendirecekti bizi… Aslında keyiflendik de .İlk başta, duyduklarımız hoşuma gitmiş, biraz kendimize gelmiştik.. İyi ama en azından duyduklarım bilmediğim şeyler değildi.. Aksine yaşadıklarım ama üstüne kalın uçlu kalemle çizgi çekmeyi tercih ettiklerimdi.. Değişen bir şey yoktu… Düzelmeye çalışan moralimin dışında…

Kağıtları dizdi sonrasında tek tek kağıtları açıp yorum yapmaya başladı.. Daha ilk kağıt “kızlara güvenmiyorsun” dedi. Sonrasında “sadece kızlara değil çevrendekilere de..”. Devamında da “aslında sen yaşına çok şey yaşamışsın, ihaneti görmüşsün, nefret etmişsin..” Helal olsun onca geçirdiğim zorlu dönemi üç beş kağıda bakarak özetledi.. İnsanlar güvenimi kaybetti, çünkü ben ihaneti gördüm…

Devamı da geldi, “tam bir şeyleri tatmaya başlamışken, hayal kırıklığı yaşamışsın..” Bu da doğruydu belki doğruyu bulduğumu sanıp aldanmış ama sonuça hayal kırıklığını bir kez daha tatmıştım. Hem de hiç tatmadığım bir acıyla katık ederek.. “Üzmüşsün kendini ama sonra boşver demişsin.. Fakat şimdilerde aklına geldikçe kendine kızıyorsun niye bu kadar değer verdim diye..” Bu da doğruydu.. Boşverdim, yapabilecek başka bir şeyim yoktu, oturup yas tutacak, niye’yle başlayan sorular soracak vaktim de yoktu zaten.. ama içimde bi’yerlerde bi’parça kalmış.. Kızıyorum kendime, insanları nasıl yanlış tanırsın sen diye.. Nasıl yanlış tanır, haddinden fazla değer verirsin.. Bazen de kızmakla yetinmiyor, üzüyorum da kendimi,zamana nasıl yenik düştün de insanlara güvenip, değer verip sadece onlarla yaşadın diye..

“Sevgi yok sende, aslında sevgi değil de, aşk yok.. bölük börçük ilişkilerin olacak..” Sevgi hakedene var, haketmeyen benden uzak Allah’a yakın olsun.. Aşka gelince de, kolay değil öyle görüldüğü gibi iki günde seni seviyorumlar, canımlar, cicimler.. Sevgi nasıl ki emek istiyorsa, aşk da emek ister kaldı ki aşklar kutsaldır…

……

……

……

Fal baktırdık, keyiflendik, duymak istediklerimizi duyduk.. Aslında duymak istediklerimizi değil de bizden başka kimsenin bilmediği şeyleri başkasının ağzından duyduk, bizi anlayan, bizi bilen, bize hak veren birileri var sandık.. Yanıldık… Bakılan sadece bir faldı..

Geriye ise yine, tekrardan açılan kapanmış defterler kaldı…

Olup Olabileceği

Monday, February 4th, 2008

Her ne kadar sonucunu tahmin ederek uyansak da artık derbi sabahlarında yine de Fenerbahçe maçına gideceğiz / izleyeceğiz ya içimiz bi’kıpır kıpır oluyor. O gün için tüm dertlerimizi kederlerimizi unutup Fenerbahçe’mizle yatıp kalkıyoruz.. Geçip tükenmek bilmeyen sayılı saatler nasıl da sıkıyor canımızı.. Ama öyle ya da böyle vakit geçecek, maç başlayacaktır tıpkı dün olduğu gibi…

Fortis Türkye Kupası Çeyrek Final Birinci Maçını yine tribünden izledim 2 sene önce olduğu gibi ama bu sefer “Migros Tribünü”nde değil “Fenerium Üst Blok”ta.. Değişen görüş açımız ve tribündeki rahatlıktı ama yine kalbimiz Fenerbahçe ile atıyor, tribün şovlarını ve ilk vuruşu bekliyorduk..

Olmuyor ki Böyle!

Maçın başlamasına az bi’süre kalmış, iki takım oyuncuları da sahaya ısınmak için çıkmışlardı.. Sırasıyla tüm oyuncularımız tribünlere çağrılıp moral verildi maç öncesi.. Takımlar soyunma odalarına gittiğinde anons yapıldı. Telsim tribün deki seyircilerin koltuklarında bulunan kartonları, maç kadrosu anons edilirken ve İstiklal Marşımız okunurken kaldırmaları istendi.. Biraz gecikmeli oldu kartonlar kaldırılması, bi’kısım kaldırmış birliğin sağlanmasını beklerken, diğer kısım ne yapacağını bilmez bi’haldeydi.. Gecikmeli olsa da tüm kartonlar havaya kaldırıldı ve müthiş tribün şovu tamamlanmış oldu..

Telsim Tribün’ü kartonlarla uğraşırken Maraton Üst Tribün de efsaneleşen devasa bayraklarımızdan- ” Herkes Haddini Bilecek”-  en dikkat çekici olanı açtı fakay orada da birlik yoktu.. Bi’taraf bayrağı kapatıyor diğer taraf yeni açıyordu.. Bi’taraf bayrağı sola çekiyor, ortalamaya çalışıyor diğer taraf bayrağı kendi üstünde tutmaya çalışıyordu…

Çok değil bi’kaç sezon önce eş zamanlı olarak 4 tribünün birden müthiş bi’coşkuyla gerçekleştirdiği tribün şovlarını, o birlik beraberliği, beraber hareket etmeyi özler olduk artık..

Maç başı “laylay” çekeceğiz, yine birlik beraberlik yok, Turkcell saymış bitiyor, Telsim yeni başlıyor neredeyse, Fenerium Telsime eşlik ediyor, Maraton her şey bi’yana maç başlasa diye bekliyor.. Nerede kaldı o  rakibin ayaklarını titreten ilk topu taça attıran eşi benzeri olmayan “laylay”lar.. Nerde?

Maçın başından sonuna kadar destek verdi tribünler Fenerbahçemize.. Zaman zaman  temposu düştü tribünlerin ama futbolun da etkisi vardı  bunda.. Fakat dikkat çekti mi yine birlik beraberlik yoktu.. Turkcell yanıbaşındaki gslilere laf yetiştiriyor. Maraton Üst kendi bestelerini söylüyor, Telsim zaman zaman onlara eşlik ediyor zaman zaman susuyor, Fenerium ise zaten ayrı havada… Bi’bütünlük sağlansa da 3-5 kişilik arkadaş grubu kendi bildiklerini okuyordu…

Oysa ki herkes gördü, 70′li dakikalarda Alex’in şutundan sonra başlayan ateşli tezahüratlar ile gsli oyuncular nasıl da paniğe kapıldılar, üst üste topları taca atıp, doldur boşalta döndüler, sayısız top kaptırdılar…

Tribünlerde süregelen “reis”, “lider”, “abi”, “baba” yakıştırmalarının yapıldığı kişiler Tribünlerin efsane isimleri olabilir fakat bu isimler uzun süredir Tribünlerimize kişisel çıkarları uğruna zarar vermektedirler ve kendi içlerine parçalanmaktadırlar.. Her şeyden önce Fenerbahçemizin menfaatleri düşünülerek bu ayrılığın bu çıkarcılığın bitmesini, tribünlerin eski günlerine dönmesini istiyorum artık.. Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş.. Eğer maskara olmak istemiyorsak bunu yapmak zorundayız…

Türk Malıymış!

Çoğu gsli bugün, yarın, öbür gün, gelecek hafta….. söyleyip duracak.. Türk takımı brezilya takımıyla berabere kaldı.. Türk Takımı derken neyden bahsedildiğini pek anlamıyorum, sadece Türk oyuncuların oynadığı ama aslı farklı olan bi’takım olabilir belki de… Her neyse o kısmı bizi hiç ama hiç ilgilendirmez, sahada oynayan iki büyük kulubün oyuncularıydı..

Olup Olabileceği Bu!

Dün Fenerbahçemiz her zamanki oyunundan uzak tutuk bi’oyun sergiledi fakat buna rağmen zaman zaman rakibini öylesine bunalttı ki top havada gözükmeye başladı.. Hatta bi’pozisyonda Fenerium Üst Bloktan topa müdehale edecektim!  Rakip aynıydı, modern futbol anlayışından uzak, top ayağına gelince hızlı çıkmaya çalışan ama beceremeyen, sıkışınca daaan duun vurabildiğince topa vuran gs…

Fenerbahçenin gs’ye karşı her zaman psikolojik üstünlüğü vardır. Gerek atmosfer, gerek daha önceki maçlar Fenerbahçe’nin her maça 1-0 önde başlamasına neden oluyor.

Dün zaman zaman tribünler sussa da, topcularımız top oynamasa da, gs üstün bi’oyun sergilese de sonuç bu işte 0-0. Demek istediğim gs oyuncuların üstün motivasyonu, üstün hırsı, üstün kasaplık azmi ve emzik aşkıyla yanıp tutuşmaları sadece ve sadece Fenerbahçe’nin 1-0 üstün başladığı maçta beraberliği getirdi.. Olup olabileceği budur..

Beraberliğe sevinen gsli futbolcular da sanırım dün maç sonrası cevaplarını aldılar : ZAVALLI …….

Gerçeklerden Daha Fazla Uzaklaşmak İstemiyorum

Friday, February 1st, 2008

Okullar tatil, uyku düzenimiz bozulmuş, günleri karıştırmaya başlamışken gülümsemelerin eksik olmadığı, mutluluk senaryolarının yazıldığı günler de başladı… Her şey güzel, gülüyoruz, eğleniyoruz, iyi hoş vakit geçiyoruz ama ya gerçekler?

Güzel vakit geçirdiğim, gülmeyi tekrar hatırlamaya başladığım günlerin bitiminde, başımı yastığıma koyunca bi’devir bitiyor bi’devir başlıyor.. Gün boyu eğlenmiş, güzel vakit geçirmiş olduğum için gerçeklerden uzaklaştığımı düşünüp, karamsarlığa sürükleniyorum. Mutlu oldum ya sanki dünyadan kopup her şeyi unuttum, kendimi düşündüm sadece. Kendimi ve beni mutlu edecek şeyleri.. Fakat dünya bu değil, tatlının yeri olduğu kadar acının da yeri var. İşte tam uyumak için başımı yastığıma koyduğumda acılar geliyor aklıma.. Sonra ardı arkası kesilmeyen sorular.. Kendini yargılamalar. Oysa ki seni “tanrıdan başkası yargılayamazdı” değil mi?… Bunla da bitse iyi, hep ben suçlu çıkıyorum yargılamadan sonra, hep ben hatalı hep ben yanlış..

Ertesi sabah güneş doğup -hoş güneş doğarken yatıyoruz ya- yeni bir gün başladığı zaman geceyi unutmuş, bi’önceki günün devamını yaşamak için uyanmış oluyorum. Yine sahte anlar, sahte mutluluklar.. İhtiyacım da yok değil hani sahteden de olsa mutluluklara ama insanı sıkıyor bi’süre sonra.. N’yaparsın dünya hali..

Yalan da olsa insan mutlu gözükmekten de memnundur fakat bazen bu anlarda insan gerçekleri göremeyip yanlış işler yapabilir, sahte mutluluklar uğruna tüm değerlerini yitirebilir, yani asıl mutluluğuna da…

Tekrar yıkılmamak, tekrar yanılmamak, yanlış olmamak ve bu sefer doğruyu bulabilmek için yine odamdayım. Gerçekleri düşünmeye hazır, sahte mutluluklardan arınmış bi’şekilde aynı şarkıların döndüğü CD’yle…

Yok Olan Türkçemiz

Thursday, January 31st, 2008

Son günlerde bizi yönetenler yüzünden türlü türlü konuları kendi aramızda tartışıp kendimizce yorumlar getiriyoruz her konuya..  İyi ama devleti devlet yapan temel unsur “dil”se eğer bizim bunları tartışmak yerine dilimizi, Türkçe’mizi kurtarıp tekrardan bağımsızlığımıza kavuşmamız lazım..

Bilgisayarın, internetin,  !!!batının ilminin biliminin!!! hayatımıza girmesinden sonra yavaş yavaş Türkçe’miz eriyip gitti.. Önce “g”ler “q”, “ş”ler “sh”, “ç”ler “ch” oldu, sonrasında tabelalar moderen!!! görünümünü aldı. Tıpkı “ekmekchi” “ayyash” gibi..

Atalarımız bu topraklarda bizim rahatça hüküm sürüp, yaşabilmemiz için vuruşup, savaşıp şehit düşmüşler. Biz ise onların bize bıraktığı en büyük hazineye, dilimize, ihanet etmişiz.. Her şeyden, herkesden önce biz zaten kendi kendimizi yok etmişiz..

Karamanoğlu Mehmet Bey’i arıyorum.. Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?..

Yok Olan Türkçe’miz